Fenerbahçe – Çaykur Rizespor (25 Temmuz 2020)

Daha önce hiç futbol yazısı yazmadım. Futbol hakkında bile yazmamış olabilirim. Son 15 yıl içerisinde, 15’ten fazla blog girişimim oldu. Şu an hayatta kalan son 2-3 tanesinden biri de bu şahsi blogum. Bugünkü Fenerbahçe – Çaykur Rizespor maçı ile aktif futbol hayatını sonlandıracak olan Emre Belözoğlu’nu son kez izlerken, gördüklerimi kayıt etmek ve bu tecrübeyi yaşamak istedim.

Fenerbahçe’nin son zamanlardaki maçlarını süre olarak bloklara bölüp anlatmak bana pek mümkün görünmüyor. Bunun en temel sebebi Fenerbahçe’nin üzerine çökmüş olan yeni karakteristik oyun biçimi. Bu oyun biçiminde gerçekten de ilk dakikadan, son dakikaya kadar farklı bir şey göremiyorum. Farklı dakikalar, farklı oyuncular, farklı saha dizilimi ve fakat sonucunda hep aynı vasat görüntü. Kulüp içerisinde ve dışarısında gelişen birçok olayın bu oyun biçimine doğrudan etkisi olduğunu dışarlayamayız. Ancak yine de saha içerisinde her şeyin doğru yapılmadığı da aşikar. Ben de saha içinde gördüklerimi maç boyunca bir kenara not ederek devamında bu yazıyı hazırladım.

Bahsi geçen vasat oyun biçiminin en göze batan bileşenlerinin biri, pas istasyonlarının tercihlerini genellikle pasif ve geriye dönük oluşu. Bu pas istasyonları, özellikle son haftalarda orta saha yerine daha da geriye düşerek bekler ve kaleci haline geldi. Birazdan bahsedeceğim senaryoyu eminim ki sizler de hemen hatırlayacaksınız. Hatırlamanıza yardımcı olacak bir de animasyon ekledim. Animasyonda zaman zaman sarı oklar ve sonunda ise kırmızı dikdörtgenler göreceksiniz. Sarı oklar olası kilit kırıcı hamleler iken, kırmızı dikdörtgenler yazının geri kalanında bahsedeceğim sıkışmışlık anlarının fotoğrafını çekecek.

Fenerbahçe’nin baskı altında topu kendi sahasından çıkaramama sorunsalı.

Orta yuvarlak yakınlarında, ileriye dönük pas yollarının kapalı olması sebebiyle orta saha oyuncuları topu geriye doğru bırakıyor. Geride bu topu karşılayan stoper, baskıyla birlikte topu kendine yakın olan beke değil diğer stopere bırakıyor. Bu esnada orta saha oyuncuları, orta yuvarlaktan yavaş yavaş kendi yarı sahasına geçiyor. Baskıyı kendi üzerine çeken diğer stoper topu bu kez kendine yakın olan beke bırakıyor. Tam olarak bu noktada Fenerbahçe’nin oyunu kilitleniyor. Bu döngü birkaç defa tekrar ediyor, sonrasında kaleci de bu pas trafiğine katılıyor. Ardından Fenerbahçe’nin ileri uçları da geri geliyor ve takım olarak topa yaklaşmaya başlıyor. Atağa çıkarken oluşturulan taktiksel bloklar bu geri geliş ile bozuluyor. İleri uçta oldukça yalnız kalan bir forvet, etrafında en az 2 rakip oyuncu bulunan kanat oyuncuları, etrafındaki 3-4 rakip oyuncudan deplase olmaya çalışarak top isteyen orta saha oyuncusu… Fenerbahçe baskıyı kıramadığı gibi giderek geriye yaslanarak, tehlikeyi kendi kalesine davet ediyor. Kaleciden, stoperlerden ya da beklerden ileriye atılan toplar büyük ölçüde top kaybına ve karşı atağa dönüşüyor. Bazen doğru zamanlama ile doğru noktalara yapılan pres, top kaybına ve dolayısıyla kontra atak ve hatta beklenmedik gollerle sonuçlanıyor.

Fenerbahçe’nin oyunun kilitlendiği daha önceleri de çok olmuştu. Mesela birkaç yıl önce Mehmet Topal ve Josef De Souza ikilisinin orta yuvarlaktaki, sayısı sonsuza yaklaşan paslaşmalarını bu soruna örnek gösterebiliriz. Fakat bugünkünden farklı olarak o sıkışma, orta yuvarlak yakınlarında yaşanıyordu. Kadronuzda ayağı biraz iyi bir orta saha oyuncusu varsa bir pasla topu hızlıca kanatlara geçirebilir, beklenmedik bir anda forveti kaleciyle karşı karşıya bırakabilirdiniz. Nitekim, 2016-2019 arasındaki sezonlarda orta sahada Giuliano; kanatlarda Valbuena, Sow, Stoch, Lens; forvette Van Persie, Janssen, Soldado gibi görevlerini oldukça iyi yapan, ayakları hiç de fena sayılamayacak oyuncuları vardı. Belirtmeden geçmemek gereken bir diğer konu da, bu sıkışmanın yarattığı sorunlar çok daha büyük dertlere dönüşmeden önüne geçen Kjær, Škrtel gibi stoperlere sahipti Fenerbahçe. O yüzden sorun bugünkü kadar gözümüze çarpmıyordu. Fenerbahçe önce beklerinde bir kalite düşüşü yaşadı. Ardından orta sahası, kanatları ve forvetlerinde.. Derken stoperlerde. Bu esnasında sıkışma noktaları giderek Fenerbahçe kalesine yaklaştı. Şimdi ise Dirar, Hasan Ali, Altay ve yedeği olan oyuncular, top ayaklarına geldiğinde bu topu ne kadar iyi değerlendirdiler ise Fenerbahçe de o kadar iyiydi. Kilitlenen anlarda çözüm için yılların tecrübeli ayağı 39 yaşındaki Emre Belözoğlu her seferinde, sıkılmadan, yorulmadan çabasını geriden top çıkarmaya nakledince ileri uçta bu kez eksik kalındı. Birkaç yıllık forvet sıkıntısını aşmaya en yakın olunan bu dönemde de Vedat Muriqi’nin ilerideki yalnızlığı bu durumu açıklamaya en güzel örnek olacaktır.

Günün sonunda Fenerbahçe giderek geri çekilen, sorumluluk almaktan kaçınan, yaratıcılıktan uzaklaşan, sistem oyunu yerine oyuncuların gelişi güzel ve anlık becerilerine dayalı, özgüvensiz, yarını düşünemeyen bir konuma düştü. Bu durumun aksi örneklerini ayağına top geldiği an heyecan yaratan Ferdi ve Ömer Faruk; kurtarışlarıyla Volkan Demirel‘in eski günlerine göz kırpan Altay şeklinde sıralamak mümkün. Mevcut oyuncu grubu ve altyapıdaki potansiyelleri düşündüğümüzde, bu vasat oyun biçimini düzeltilemez değil. Öngörülen en kolay çözüm, tabi ki yine eskisi gibi iyi ayaklara sahip olmak. Ekonomik durumların da farkında olunca bu noktada yapılması gereken tek şeyin takımın kaliteli ayaklarını pas istasyonu yapacak bir oyun kurmak olduğunu düşünüyorum.

Bugün de bir kez daha gördük ki kritik anlarda topu ayağına alan Emre Belözoğlu oyunu hızlıca okuyup, yine hızlı paslarla uygun kanalları besleyebiliyor. Patlama ve adam eksiltme becerileri yüksek olan Ferdi Kadıoğlu ya da Garry Rodrigues bu topları kullanarak, takımlarını başarıyla ileri taşıyabiliyor. Dışarıdan bakıldığında asla inanamayacağınız bir fizik gücü ile mükemmele yakın mücadele eden Allahyar Sayyadmanesh, Vedat’ın iyi bir alternatifi olabilir. Ancak bir forvet için olmazsa olmaz olan bitiricilik konusunda daha çok çalışması gerektiği de görünüyor. Zaman zaman Emre’nin görevi Ozan Tufan’a düştü. Ozan uygun kanalları besleme konusunda başarılı olsa da yeteri kadar hızlı olamayınca bu kez topu alan takım arkadaşları pasif kaldı. Özellikle bu toplar yine Nabil Dirar üzerinde yoğunlaştı. Dirar çoğunlukla Simon Falette‘i tercih ederken, nadiren bindirmeler yapan Ferdi, Garry ve Ozan ile topu buluşturabildi. Hasan Ali Kaldırım için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Lafı uzatmadan bu sorunun çözümü için şahsi reçeteme geçeyim. Yeni hoca ve transferlerin gelişiyle, takım halinde çalışmalara başlanan ilk gün “Baskı altındaysan topu X’e at.” şeklinde bir öğretiyi herkese aşılamak gerekiyor. Tüm sezon tek bir taktik ile oynanamaz tabi ki ancak takımdaki herkesin temellere dönmesi gerektiğini sezon hatta sezonlar boyunca defalarca izledik. Bilerek oyuncu adı vermekten kaçındım ve X dedim. Çünkü, X aslında sadece bir oyuncuyu değil, saha içinde bir bölgeyi, teknik ekibin hazırladığı bir taktiği çağrıştırması gerektiğini düşünmekteyim.

Aykut Kocaman‘ın yıllar öncesinde gerekiyorsa topu hiç vermeden güvenli paslar yaparak, Zico‘nun yetenekli ve kaliteli ayaklara sahip takımıyla, ilk Ersun Yanal döneminde hocanın tempoyu sürekli yüksek tutarak ve bu kondisyonu koruyarak üstesinden geldiği sorun bugün yeniden gündemde. Topu ayağınıza aldığınızda aklınıza gole gidebilecek bir senaryo gelmiyorsa ve bir süre sonra hata yapıp topu rakibinize kaptırıyorsanız, bir an önce o toptan kurtulmanız gerekir. Çünkü muhtemelen rakibiniz de aynı durumda ve bu sebeple topu size atarak hata yapmanızı kolluyor.

Bu maç hakkında konuşacakken bir anda hem sezonun, hem de son yılların da özetini çıkarır gibi olmuşum. Tekrardan geceye dönecek olursak, Emre Belözoğlu’nun oyundan çıkarken kaptanlık pazubandını Ömer Faruk Beyaz’ın koluna geçirmesi.. Gerçekten bir Fenerbahçeli olarak tüylerim diken diken oldu. Altyapı fetişizmine de kaymak istemiyorum ancak Fenerbahçe ve Fenerbahçeliler gerçekten çok bekledi…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *